Şuan buradasın
Ana Sayfa > Kültür-Sanat > Defne Yalnız ile keyifli bir röportaj…

Defne Yalnız ile keyifli bir röportaj…

Sahnede hayranlık uyandıran yeteneği ile sinema, dizi ve tiyatro mecralarının her birinde mecrayı ayakta tutan güzel insan, Defne Yalnız; 10 Mart 1948 tarihinde Malatya’da doğmuş, Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümünden mezun olmuştur. 1974 yılının Mayıs ayında TRT ekranlarında yayınlanıp, 2003’te son bulan ‘Kaynanalar’ dizisiyle tanıdık onu. Hayatını tiyatroya vermiş olan Yalnız ile birlikte yaptığımız bu röportajı sizlerle paylaşıyoruz… 

 

 

defne-hocam12

Tiyatroda önemli bir isimsiniz. Tiyatroya olan ilginiz nasıl başladı?

– 1954 senesinde Ankara Devlet Tiyatrosu çocuk bölümünde başladı.

Peki… İlk sahnenizde hangi rolü sergilediniz ve neler hissettiniz?

– Neler hissettiğimi hatırlamam mümkün değil. Aradan 63 sene geçti. Maurice Maeterlinck’in ‘Mavi Kuş’ adlı oyununda doğmamış çocuklar ülkesinde bir çocuğu oynadım.

 Uzun yıllardır sinema ve tiyatroda birçok performans sergilediniz. En çok keyif aldığınız oyun hangisiydi? Bir daha olsa bir daha oynarım dediğiniz…

– İki oyun var. Bir tanesi bir Fransız oyunu 3 Kadın diye bir oyun. Biri de bu sene biten, 3 sene devamlı oynadığım Tuncay Özinel’in ‘Nice Yıllara’ adlı oyunu tekrar olsa tekrar oynayacağım oyun.

Sizce geçmişte ve günümüzde tiyatro yapmak arasında bir fark var mı?

– Sonuçta alkışın geçmişi, günümüzdesi olmaz. Alkış alkıştır. Her oyuncuda temelinde alkış için yapar bu işi. Çok alkış nedir? Matematik olarak duygusal olur. Çok sevinç olursa çok alkış olur. Benim oynadığım oyunlar hep ful gitti. Ben Konya, Adana, Antalya’da oynadım en sonunda da İstanbul’da oynadım, o da dahil olmak üzere… Ama benim tiyatro geçmişim çok fazla oyunla dolu değil tabi ki… Tutmayan, seyircisi az olan oyunlar var ama eskiden çok daha kemik ve çok daha bilinçli bir seyirci vardı. Şimdi o bilinçten seyircinin biraz uzaklaştığını hissediyorum o kadar…

Peki diğer yandan, tiyatro ve dizi oyunculuğunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tiyatro ruhsal doygunluk getirir. Dizi oyunculuğu şöhret ve para getirir. Aradaki fark budur. Oyunculuk oyunculuktur, değişmez…

 Ekran başına geçtiğimizde bizi hala güldürebilen Türk sinemasının usta oyuncusu Kemal Sunal ile aynı set ortamını paylaştınız o an ki duygularınızı alabilir miyim?

– Kemal’in ilk İnek Şaban filmi, benimde İstanbul’a ilk geldiğim yıllardır o zamanlar. İlk başta “Aaa Kemal Sunal partner olarak beni seçti!” diye kendi kendime çok heveslenmiştim. Ama işin öyle olmadığını oynadıktan sonra anladım. Zaten bir filmde 2 komik olmaz. İşte, gösteride 2 komik olmaz mantığıyla bu işler gider. Tabi ki o anlamda yürümedi. Pişman mıyım? Hayır. Kemal Sunal’ın devamlı partneri olmak istemezdim zaten ama ilk başta herhalde böyle olacak dedim ama öyle olmadı.

 Bunun ötesinde, yediden yetmişe herkesin büyük bir ilgiyle izlediği ‘Kaynanalar’ dizisinde ‘Döndü’ karakterini canlandırdınız. Bu dizinin bu kadar beğenilebileceğini tahmin etmiş miydiniz?

– Hiç kimse tahmin etmemişti. Tekin abi de (Tekin Akmansoy) dahil olmak üzere… Türk seyircisi de tahmin etmemişti. Çünkü Türk seyircisi o zamana kadar televizyonda dizi diye bir kavramla tanışmamıştı. Sadece Yeşilçam filmleri vardı. O zamanlar 45 dakika olduğu için diziler, insanlar sürekli 45 dakika birilerini görüyordu. Her hafta her hafta görüyordu. Karakterleri çok fazla benimsemişti. Çünkü çok bizden olan karakter olduğu için insanlar bu karakterleri kendileriyle özdeşleştiriyordu ve bunda da en önemli diğer unsur televizyondu… Yani insanların evde kuruyemiş yerken pijamasıyla televizyon seyretmesiydi. Onu öğrendi televizyon seyircisi… Bundan da keyif aldı. Soğukta dışarı çıkıp, paltosunu giyip sinemaya gitmekten kurtuldu. Seyircide çok şey öğrendi, bizde çok şey öğrendik. Seyircide bu kadar sevileceğini bilmiyordu, bizde bu kadar tutacağını bilmiyorduk. Ama bu ne kadar önemli bir şöhret oldu, bu yaşa geldiğimde çok daha iyi anlıyorum. Çünkü şöhret olmak mesele değildir, önemli olan kalıcı olmaktır. 30 sene kaynanalar devam etti 2003’te bitti. Yani 13 sene önce bitti. 43 senedir bu ne şöhretmiş bitmedi, bu beni artık şaşırtıyor…

 Peki… Şuanda ekranda oynayan dizileri beğeniyor musunuz?

– Hayır seyretmiyorum.

 Yeni projeleriniz var mı?

– Eee var işte bir tanesinde misafir oyuncu oynadım. O bölümü seyrettim. O zaten sevdiğim bir dizi vatanım sensin ama o gün gelsin diye heyecanla televizyon karşısına geçmiyorum.

 Hayatı da bir tiyatro sahnesi olarak kabul edersek, sizce hangisi daha zor ya da kolay?

Hayattaki tiyatro sahnesinde bir sonra ki sahnede ne olacağını bilmezsiniz. Tiyatro sahnesinde elinize başlangıcı sonucu yazılı olarak bir metin gelir. Size düşen tek şey o anları yaşıyormuş gibi canlandırıp seyirciye sunmaktır ama yarım saat sonra başıma taş düşüp benim ömür boyu sakat kalıp kalmayacağımı kimse bilemez tabi ki hayat sahnesi daha zor.

 Sinema, tiyatro, dizi dışında siz aynı zamanda bir eğitimcisiniz. Bir karakter yaratırken karakterin inandırıcı olması için karşı tarafa bu inandırıcılığı nasıl yansıtabiliyoruz?

– Bunun için bizim kurslara geleceksiniz. Mandalinaya kayıt olun (ve kahkaha atar). Bu tür kursların ben pek verimli olduğunu düşünmüyorum tabi ki… Çünkü zaman çok kısa. Benim tiyatro konservatuvar eğitimim var. 6 yaşımdan konservatuvara girene kadar 12 senelik ustalarla birlikte çalıştım. Düşünün ki ben ilk sahneye çıktığımda okuma yazmayı bilmiyordum. Ve genç arkadaşlarım kursa gidince bir hafta sonra bende onlar gibi olacağım, onlar gibi konuşacağım diye düşünüyor. Tabi ki böyle bir şey yok.  Bunun bir hapı olsa zaten kolay, o zamanda kursa gelmez gider eczaneden hapı alır. Ama ne var işte kendine bir pencere açar… Ben bu kurslarda büyük bir hevesle başlayıp 2. Dersten sonra bu iş zormuş deyip kaçanı da gördüm, laf olsun diye geliyorum neler oluyormuş diye gelip sonradan bu iş ne keyifliymiş diyen bütün öğrencilerden daha çok heyecanlı olan öğrencilerde gördüm. Çok enderde olsa konservatuvara girmek hayalinde olan öğrenci sayısı çok az oluyor. Bu çok acı bir gerçek… Hayatında hiç tiyatroya gitmemiş kişiler geliyor buraya, hiç tiyatroya gitmemiş bir insan nasıl oyuncu olmaya heveslendirilir? Ben anlayabilmiş değilim. Eğitim vermek anlamında bir şeyler öğretebilmek, kısa sürede çok zor. Biz ancak anlatma durumundayız. Algılayıp algılamama karşı tarafa kalmış bir şey…

Bu hayattaki enlerinizi sormak istiyorum.

En pişman olduğunuz andan bahsedebilir misiniz?

– Elbette ki hayatta pişmanlıklarım var. Mesleki açıdan çok büyük pişmanlıklarım yok, yani 1-2 ufak şey belki olmuş olabilir ama hayatımda yön değiştiren şeyler olmamıştır. Pişmanlıklarım daha ziyade biraz özele giriyor eee o da bana kalsın ( tebessüm eder).

En çok şikayet ettiğiniz durumlar nelerdir?

-Aptallık, saygısızlık, yaptığı işe önem vermeme. Çünkü kendine önem vermiyor demektir. Ne olduğunu, kimliğini, kapasitesini bilmeme, haddini aşmak gibi şeyler bunlar. Asla sıcak bakmadığım şeylerdir. Çünkü erdemli bir insan olmanın temel unsurudur bunlara uygun davranmak diye düşünüyorum.

Peki… En şaşırdığınız durumlar?

-Valla hele son zamanlarda devamlı şaşırıyoruz ( tebessüm eder). Bazı eski Türk filmlerini seyrediyorum eski İstanbul’un halini görüyorum. Dün bir film seyrettim herhalde bir 30 – 40 sene önce çekilmiş. Yolların boşluğuyla şimdiki kalabalık şaşırtıyor, cahil cesareti gösteren sürücüler şaşırtıyor, kendinizi en emin hissettiğiniz otobüs durağında, otobüs beklerken üzerinize minibüs düşmesi beni şaşırtıyor ve bunlar oluyor. Maalesef bide bu durumlar artık insanları fazla şaşırtmamaya başladı. Şaşırılacak şeylere insanların artık şaşırmaması beni daha çok şaşırtıyor ( der ve güler)

 Bu meslekte ilerleyen gelecek nesile tavsiyeleriniz ve önerileriniz nelerdir?

– Çok iyi gözlemci olmaları, çok seyretmeleri… Film, televizyon, tiyatro… Çünkü hepsi birbirinden ayrıdır. Çok oyuncu izlemeleri, kötüyü de izlemeleri. Biraz kendini yetiştirmişse zaten iyi ile kötü arasındaki farkı anlar. Ve okumaları… Eskiden şöyle derdi hocalarımız “Oku da Red Kit bile olsa oku.” O kadar indirgemesem de dünya görüşünü belirlemeleri açısından okumaları lazım. Çünkü bu mesleğin özü siz olmayan başka bir karakteri yapabilmek, canlandırabilmek, gerçekten o gibi olabilmek. Gerçekten o gibi olabilirseniz seyirciye de aaa bu öyleymiş dedirtebildiğiniz zaman doğru yoldasınız demektir. Yani kötü adam oynayan bir karakterin, seyircinin o adamı yuhalaması gibi bir durum. Demek ki o kadar inandırarak oynuyor ki rolünü, onun özel hayattaki adının Ahmet olduğunu ama dizideki adının Rasim Efendi olduğunun ayrımına girmiyor. O suratı görünce aklına kötülük geliyor. Kendi mesleğimden ele alacak olursam; beni hizmetçi zannedip, bana su getirir misin? Diyen de oldu. Yani demek ki ben iyi oynamışım ( ve kahkaha atar).

Top