Şuan buradasın
Ana Sayfa > Kültür-Sanat > ÖNCE HABER SONRA HABERCİ OLDU; Didem SEYMEN

ÖNCE HABER SONRA HABERCİ OLDU; Didem SEYMEN

Yağmur DEMİRCAN

ÖNCE HABER SONRA HABERCİ OLDU

Didem Seymen, Sabah Gazetesi Sağlık Muhabiri ve Editörü.
Henüz 15 yaşındayken böbrek yetmezliği yüzünden diyalize bağlı yaşamak zorunda kaldı.
En güzel yaşları okul ile hastaneler arasında, hem yaşam hem de kariyer savaşı vermekle geçti.
Tam da ‘hastamızı kaybediyoruz’ denildikten kısa bir süre sonra, ambulansla gittiği üniversite sınavında, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sanat Tarihi bölümünü kazandı.
Derken, bir gün nakil olduğunu duyup, onunla röportaj yapmak isteyen Sabah Gazetesi Sağlık Editörü, Esra Tüzün’le tanıştı.Didem Seymen, bu röportajla; önce haber sonra haberci oldu.
11 yıldır Sabah Gazetesi bünyesinde bulunan Seymen, hayata, işine ve ailesine sıkı sıkı bağlı, çok güçlü bir kadın.

Bizim tanışıklığımız da iki sene öncesinde gazeteye staj için geldiğimde başladı. 1 ay gibi kısa bir zamanda öğrenebileceğim ne varsa sıkılmadan öğretti ve destekledi. Gazeteciliğe olan hevesimin kat kat artmasına sebep oldu.

İşindeki disiplinine, kıpır kıpır hiç bitmeyen enerjisine hayranım.
Röportaj için gazeteye yanına gittiğimde, hiç bitmeyen enerjisi ve güler yüzüyle beni karşılamaya geldi.
Yine çok özenmişti giyimine, makyajına. İçerisinde bulunduğu her işe renk kattığı gibi benimle olan röportajına da; pembe kazağı ve rujuyla renk katacaktı.
Sorularıma ufak bir göz attı. “Çok güzel hazırlanmışsın, duygulandım” dedi ve başladık; geçirmiş olduğu sağlık sorunlarından ve icra ettiği sağlık haberciliğinden konuşmaya.
Neden sağlık haberciliği? Bu alana yönelmenizin sebebi geçirmiş olduğunuz sağlık sorunları mı?
MSGSÜ, Sanat tarihi bölümü mezunuyum. Babam, belgesel film yönetmeni. Annem, yapımcı yönetmen. Aslında TV haberciliğini çok istiyordum. Haber spikerliği yapmak ya da TV’de haber merkezinde çalışmak istiyordum. Diğer taraftan da tiyatrocu olmak istiyordum. Üçü arasında gidip geliyordum. Fakat sağlık problemlerimden dolayı yani diyaliz hastası olduğum için ve haftanın üç günü diyalize girdiğim için ailem tiyatro eğitimi almama çok sıcak bakmadı. Aslında ailem gazeteci olmama da çok sıcak bakmıyordu. Onlar oturarak yapabileceğim, daha sakin, daha memur hayatı gibi bir meslek düşünüyorlardı benim için. Kendimi yormamam gerektiğini düşünerek, kariyer planlarımı tuzla buz edip, daha sakin bir işte çalışmamı istiyorlardı. Ama öyle bir şey oldu ki, 21 Mart 2006 tarihinde böbrek nakli olduktan sonra, Sabah Gazetesi Sağlık Editörü Esra Tüzün ile tanıştım.
Nasıl tanıştınız?
Esra Tüzün’ü annem tanıyordu. Annemin arkadaşıydı. Bir gün, annem onun yanına geldiği sırada, ben de anneme telefon açıyorum. Antalya’dayım. Böbrek nakli olmuşum. Yanımda anneannem var. O sırada bana o bakıyor. Galiba bir tahlil sonucum kötü çıkmıştı, ondan ağlıyordum. Annemde: “Sakin ol kızım. Ağlama kızım. Yapma…” falan diyor. Esra Hanım’da diyor ki: “Ne oldu kızına? Bir şey mi var?” O da: “Böbrek nakli oldu.” diyor. “Aaaa… Öyle mi? Haber yapalım.” diyor, Esra abla. Ben, Esra Tüzün tarafından önce haber yapılıyorum, sonra haberci oluyorum. Mart’ta nakil olmuştum. Ağustos sonunda İstanbul’a döndüm ve Esra Tüzün’ün yanına geldim. Devam eden bir okulum vardı. Artık Antalya’da daha fazla kalmama gerek de yoktu. İstanbul’a döndükten sonra, Esra Tüzün’ün yanına ziyarete geldim. Ondan sonra, eldivenleri elime giyip, maskeyi takıp; onun arşivini düzenliyorum. Minik minik haberler yapmaya başlıyorum. Sonuç olarak 11 senedir Sabah’tayım. Esra Tüzün emekli olup gitmesine rağmen, görevi ben devraldım, bayrağı ben devam ettiriyorum. Sağlık editörü olarak Sabah’ta, ben devam ediyorum. Aslında Sanat Tarihi okuduğum için kültür-sanat haberlerine yönelirim diye düşünmüştüm. Sağlıktan da kültür-sanata mı geçsem acaba? Eklere mi geçsem? diye çok gel-git yaşamıştım. O zaman rahmetli Savaş abi, Savaş Ay , onunla konuşmuştum. Demişti ki: “Hem sağlık sorunların var. Hem doktorlarla iletişimin çok iyi. Sen bu işi iyi yapıyorsun. Bence ne olacağı belli olmaz. Her zaman doktorlar elinin altında ve her zaman bize lazım olacaklar. Biz hasta insanlarız. Bence sağlıkta devam etmelisin.”

Doktorlarla olan bu yakınlık onlara karşı empati kurmanızı da kolaylaştırıyor olmalı.
Yani şöyle bir şey. Bazen doktorlar çok konuşmak istemiyorlar. Huysuzluklar yapabiliyorlar. Kaprisler yapabiliyorlar. Bir sanatçı gibi düşünebiliriz doktorları. Onlar bir şey söylediği zaman; Hocam biliyor musunuz? Benimde ilacım şu … Ya da ben böyle böyle bir ameliyat geçirmiştim. Dediğim zaman, durup bir bakıyor. Nasıl yani? Niye? Diye. Börek nakili olduğumu söylüyorum. Benim hocam şu, Şurada ameliyat oldum. Şurada şunu yaşadım. Benim hastalığımın adı, Alport sendromu. Dediğim zaman biraz daha belki diğer gazeteci mesafeli davranacaksa sana daha samimi ve sıcak davranabiliyorlar. En konuşmaz denilen doktorları konuşturabildiğim için. Sağlık haberciliği güzel bir alan. Yani, bu alana yöneldiğim için hiç pişman değilim. Çünkü bir kadına en çok yakışan bölümlerin eğitim ve sağlık alanları olduğunu düşünüyorum. Üçüncü sırada ise kültür-sanat geliyor artık.
Çalışma saatlerine bakıldığında daha uygun öyle değil mi? Bir magazin habercisi, ya da istihbarat habercisi gibi değil sonuçta.
Evet daha spesifik. Daha çok, özel haber üzerine kurulu. O yüzden sağlık haberciliğini seçtiğim için pişman değilim. Bu yola bir şekilde girdim. Aslında çok da bilinçli bir tercih değildi. Belki birkaç sene takılacaktım ya da Esra ablama yardım edecektim. Kalıcı olacağım, kariyerimi sağlık haberciliği üzerine kuracağım hiç aklıma gelmezdi. Biri söylese de inanmazdım herhalde. Çünkü ben o sırada, ne doktor, ne hastane görmek istemiyordum. Doktorlardan, hastanelerden, hastane kokusundan bile nefret ediyordum. Hastaneden nakil olduktan sonra, bir daha asla hastanelere girmeyeceğim diyordum. Diyaliz merkezi ya da hastane demek, benim için kötü anılar demekti. Zaten staja başladığımda da bunu söylemiştim, Esra Tüzün’e. Bayağı da direnmiştim ona, röportajlara gitmemek için. Çünkü hastane benim için kötü anılar demekti. Düşünebiliyor musunuz? İşiniz artık bu . Hastane, sizin mesleğiniz. Yani oraya gidip, o işi yapmak zorundasınız. Aslında büyük bir geçiş dönemi ve ikilem yaşadım. Ama şimdi gülerek gittiğim bir yer oldu. Daha çok sohbet ederek, gülerek o duyguyu aştım.
Nakil için kaç sene beklediniz? O dönemde hem okul hem de tedavi sürecinin bir arada gidiyor olması sizi nasıl etkiledi?
Böbreklerimi kaybettiğim zaman 15 yaşındaydım. 15 yaşından, 21 yaşına kadar hem tedavi süreci vardı, hem de okul süreci vardı. Yani lise ve üniversitenin ilk üç senesi bu şekilde geçti. Haftanın üç günü okula gidiyorsam, iki günü gidemiyordum. Hep böyle bir sıkıntılı bir süreç vardı. Hep raporluydum, hastanelerdeydim. Tedavim devam ediyordu. Tedavinin yan etkileri de uğraştırıyordu. Kemik erimesi olsun, kansızlık olsun… Kan iğnelerimi almak için yine hastaneye gidiyordum. Kalsiyum destekleri vs.
Hastalıkla ilgili yasaklar da var mıydı?
Yasaklar vardı evet. Yiyecekle ilgili, içecekle ilgili… Beden derslerine girmiyordum. Pek çok şey vardı. O dönemde okul mükemmeldi. Boğaziçi Koleji’nde okudum. Sonrasında MSGSÜ’de okudum. Hem kolej arkadaşlarım, hem hocalarım, hem ailem, üniversite arkadaşlarım da aynı şekilde, bütün herkes destek oldu. Ben acaba insanlar beni dışlar mı? derken, beni o kadar benimsemişlerdi ki; benden çok, beni düşünüyorlardı. “Didem bunu yiyemez, içemez, Didem’e şunu ayıralım, bunu yapalım…” Mesela lisedeyken fotokopi odasına girmek yasaktı. Fotokopi odasında sınav soruları basılırdı. Ben her gidemediğim günün ertesinde, elimde arkadaşlarımın defterleriyle fotokopi odasına girerdim. Çünkü özel bir durumum vardı ve bütün okul yönetimi bunu bildiği için ve benim fotokopi odasına girip soruları çalmayacağımdan emin oldukları için sorun etmiyorlardı.
Hiç çaldınız mı peki soruları?
(Gülüyor) Hayır çalmadım. Arkadaşlarım sorardı: “Hiç mi ucundan bakmadın? Ne biçim insansın sen. Kafanı eğip bir tane soruya baksaydın. Bir soru 20-30 puan oradan kurtarırdık.” diye sitem ederlerdi. Gerçekten önümde basılırdı ve gerçekten hiç bakmazdım. İçerdeki odaya girmezdim, dışardaki makinanın başında beklerdim mesela. Onlar bana çekip defterimi verirlerdi. Üniversite sınavına özel bir merkezde girdim. Sivil polislerin olduğu, ambulansların dışarda beklediği bir merkezdi. Sınava yarım saat ara vermek durumunda kaldım. Fenalaştım. Yani bilmiyorum gençlik herhalde. Şimdi bir şey olsa, diyaliz hastası olsam, yine aynı mücadeleyi verebilir miyim? Yine de 32 yaşındayım. Elbette ki veririm. Çünkü yaşamak çok güzel. Hayat çok güzel. Ama o 15-20 yaş o kadar farklı bir yaş ki, şunu bile düşünüyorsun: “Bir erkek arkadaşım olsa, karnımda hortumla yaşıyorum ve karnımdaki hortumu görse, beni terk eder mi?” diye düşünüyorsun. Yani bir yandan okuluna devam etmek istiyorsun. O altın bileziği koluna takmak istiyorsun. Üniversiteye girmek istiyorsun. Üniversiteye girdiğinde mezun olmak istiyorsun. İş hayatına atılmak istiyorsun. Sürekli bir şeyleri istiyorsun. Ama diğer taraftan da mesela diyalizden çıkıp bir sınava girmiştim ve sınav amfilerin en üst katındaydı. Asansör yoktu, Beşiktaş’taki binada. Nefes nefese içeri girdiğimde başım dönüyordu. Sınavı nasıl yaptığımı, nasıl çıkıp eve gittiğimi falan hatırlamıyorum. Hepsi flu ama demek ki çok dirayetliymişim ve savaşmayı seviyormuşum. Çünkü rapor alıp, o sınava başka bir zaman, tek başıma da girebilirdim. Çok direniyordum açıkçası. Bu da güzel bir şey bence. Yaşamı sevmek, yaşama bu kadar sıkı sıkı bağlı olmak , bunları atlatmak… Belki de bunlar hastalığımı sürekli kafama takmamamı, hastalık psikolojisine girmememi sağladı.
Okul balolarına hastaneden kaçarak gidiyormuşsunuz. Doğru mu?
Evet, ortaokul ve lisede. Hastanede yatıyordum normalde. Her tarafımda hortumlar var. Kolumda, boynumda, boğazımda sargılar var. Her tarafım dikiş ve iz içinde. Fakat ben o kadar istekliydim ki; katılacağım arkadaşlarımın yanında olacağım diye. Hocalar da başım döner, midem bulanır diye çok da izin vermek istemiyorlardı. Ama ben, hafta sonu eve gideceğim diye izin alıp, gitmiştim. Evdekilerin haberi vardı tabi ki. Saçlar, makyajlar, kıyafetler hazırlandı. Götürdüler beni baloya. Arabada beklediler. Bir şey olursa hemen hastaneye götürmek için.

HER ŞEYE HAZIRLIKLI OLUN HASTAYI KAYBEDEBİLİRİZ DENDİĞİ DÖNEM ÜNİVERSİTEYİ KAZANDIM

Evdekilerden de destek tam yani?
Tabii ki. Annem en büyük destekçim. Annem ve kardeşim. Benim annem ile babam ayrı. Annemin ikinci evliliğinden eşi: Ersin amca. Ersin amca da bizimle 2002 yılından beri beraber. Dolayısıyla bu sürece çok fazla şahittir. İlaçlarımı taşımak olsun, beni doktorlara taşımak olsun, raporlar olsun… Her zaman o da yanımdaydı. Dört kişilik çekirdek ailemizde, bu üç kişi her zaman yanımdaydı. Okul ve tedavi süreci elbette ki zor oldu. Bana: “Haftada üç gün diyaliz tedavisine gireceksin.” dediler. “Diyaliz tedavisini reddediyorum. Getirin kağıtları imzalayayım. Bütün sorumluluk bana ait. Ben okula gitmek istiyorum” dediğimde 15 yaşındaydım. İmza yetkim olmadığı için aileme dönüp: “Siz imzalayacaksınız kağıtları” dediler. Ailem kabul etmedi. Tedavisini olacak dedi. Sonuç olarak okulu bırakmak gibi bir düşünce hiç aklımdan geçmedi. Okulu bırakırım aman… Haftanın üç günü diyalizime girerim. Zaten ailem bana bakar. Maddi durumumuz da kötü değil. Evimi alırlar. Arabamı alırlar. Lay lay lom gezerim diye düşünmedim. Benim ailem üniversiteyi kazanacağımı bile düşünmüyordu. “Deneme sınavına girer gibi gir kızım” diyorlardı. Dershaneye hiç gitmedim. Özel ders de almadım. Ben o dönem yoğun bakımdan çıkmıştım. Artık, her an hastayı kaybedebiliriz. Her şeye hazırlıklı olun denip, babamın yurt dışından çağırıldığı bir döneme denk gelmişti, üniversite sınavı. Yoğun bakımdan çıkıp girmiştim sınava. Bu yüzden kimse sınavı kazanmamı beklemiyordu.

BİR EVDE DÜĞÜN VAR BİZ SEVİNİYORUZ
DİĞERİNDE ÖLÜM VAR İNSANLAR ÇOCUKLARINI TOPRAĞA VERİYOR

Nakil için sıra size geldiğinde neler hissettiniz?
Ben böbrek nakli için, İstanbul Çapa Tıp Fakültesi’nden hiç aranmadım. O zaman sistemde başka hastanelere yazılmak da vardı. Antalya Akdeniz Üniversitesi’ne de yazıldım. Bana bir böbrek çıktı. İstanbul’dan kalktık. Apar topar Antalya’ya gittik. Kan uyumsuzluğu gibi bir sebepten dolayı böbreği alamıyordum. Takılsaydı vücudum daha masadayken böbreği atacaktı. Kabul etmeyecekti. O yüzden o böbrek bana takılamadı. Böreğin bana takılması için hap tedavisi görmeye başladım. Aralık ayında kontrole gittim. Değerlerim böbrek alımı için uygundu. Ama içime doğan hep mart ayında nakil olacağımdı. Mart ayı geldi. 20 Mart günü diyalize girdim. Normalde 4 saat olan diyalizden 3 saat 40 dakika olunca: Çıkarın beni. Çıkarın! diye söylenmeye başlarım. Öyle bir şey oldu ki: “Bu gün 4 saatten biraz daha fazla kalabilir miyim? Kanımın biraz daha temizlenmesini istiyorum” dedim. Ayın 20’si geldi ama daha 10 gün var diye kendi kendime düşünüyordum. 10 gün çok büyük bir süre. Yarın ne olacağı belli olmaz. İçimden bunları söylüyordum. Kilom, kan değerlerim iyi çıktı. O gece bir telefon geldi. Dizi izliyoruz ve uçaklar geçiyor. Perde aralık kalmış. Uçakların geçtiğini görüyorum. Şu uçaklardan bir tanesi de beni Antalya’ya götürse diyorum. Diyalizden gelmişim. Bitkinim. Kollarım bandajlı. Hafif bir şeyler yemişim. Yatıyorum. Herkes dizi izliyor. Bana bakıyor konuşurken: “Deli midir nedir? Bu, kendi kendine ne konuşuyor?” diye. Ev telefonu çaldı o sırada. Ersin amca açtı telefonu. “Tamam hocam. Tamam!” dedi, telefonu anneme fırlattı. Annemde aynı şekilde: “Tamam hocam, hemen geliyoruz ” dedi. Fakat ben açtım bilgisayarımı, Msn vardı o zamanlar, Msn’de arkadaşlarıma yazıyorum: “Şimdide aradılar işte. Böbrek nakli için çağırıyorlar. Ama ben gitmeyeceğim” falan diyorum. Annem diyor ki “Hadi çabuk hazırlan.” Hayır!” diyorum. Gitmeyeceğim. Geçen sefer gittik de ne oldu? Annem bavul hazırlıyor. O iç çamaşırı koyuyor bavula, ben çıkartıyorum oje koyuyorum. O tişört koyuyor, ben çıkartıyorum fotoğraf makinası koyuyorum. Annem de şöyle dedi beni ikna etmek için: “Bak, hiç bir şey çıkmazsa yine gideriz, gezeriz, güneş gözlüğü alır, sahilde bir yemek yer, döneriz.” “İyi, tamam o zaman. Gözlük alacaksak gidelim” dedim. Hava limanına giderken, neredeyse kaza yapıyorduk, yetişmek için. Uçak bekletildi. Organ nakli var denildi. Kapıdan içeri girdik. Annem bayılmak üzere. Uçaktakiler, annemi organ nakli olacak zannettiler. “Hayır o değil. Benim!” falan diyorum ama o sırada oje sürüyorum, saçımı topluyorum, makyaj yapıyorum. Annem bayılmış. “Anneme su verir misiniz?” falan diyorum. Aslında oraya gittiğimizde de böbreğin bana takılıp takılmayacağı belli değil. Sıfırdan testlerden geçiyorsun. 8-10 kişiyiz. Herkesi ben götürüyorum tahlile. Sonuçlarını ben alıyorum. Böbrek bana ikiz kardeşiminmiş gibi uyumluydu. İki kaza vardı o gün. Yani iki kişiden 4 böbrek vardı ve her bir böbrek için 4’er kişi çağırılmıştık. Ben en uyumlu, baş sırada görünsem de, her an elenebilirdim. Daha önce onu yaşadığım için fazla umutlanmamaya da çalışıyordum. O sırada kan tahlilleri çıkıyordu. Gidip herkesin sonucunu alıyorum. Hocaların yanına gidiyorum. Onlarla konuşuyorum. “Siz kaç saattir uyumadınız?” diyorum. “48 saate gireceğiz” diyorlar. “Ooo, siz biraz dinlenin. Ben sonuçları alıp gelirim” diyorum. Olaya gayet hakimim. Gece 01:00′ den sabah 09:00’a kadar ameliyathanede oradan oraya koşturdum. Çok karmaşık duygular yaşadım. O sırada böbreklerden birini benim alacağım belli oldu. Ameliyata aldılar beni. Ameliyattan çıkınca ağladım. Öyle bir şey ki, bir evde düğün var; biz seviniyoruz, diğerinde cenaze var; çocuklarını toprağa veriyor. Çok ağladım. Ama sonra doktorum geldi ve dedi ki: “O kişinin ölümüne sen sebep olmadın ama o, senin hayatını kurtardı.” Sonra mantıklı düşündüm ve benim bu böbreklere iyi bakmam lazım. Ona bu haksızlığı yapamam diye düşündüm ve kendimi toparladım. Bundan dolayı büyük bir manevi baskı da yaşıyor insan. Anlatamayacağım kadar karmaşık duygular yaşadım.
Bağış yapan aileyle hala görüşüyor musunuz?
Evet hala görüşüyoruz. Ben Ayşe annenin evinden gelin çıktım. Hiçbir zaman evladının yerini tutamasam da. Evet, oğlunu kaybetti ama bir kızı oldu. Rüya gördüğümde bile “Ayşe anneciğim bunu bana yorumlar mısın?” diye onu arıyorum.

AJANDA TUTMAKTAN ve UZUN VADELİ PLANLARDAN NEFRET EDİYORUM

Yaşadığınız zorluklar sizi daha azimli ve disiplinli yapmış olabilir mi?
Kesinlikle. Bir kere çok inatçıyım. Hayata ve her şeye karşı çok inatçıyım. Mücadele etmeyi seviyorum. Üniversite sınavına hazırlanırken bir ajandam vardı. Haziran ayına kadar her gün çözeceğim testleri yazmıştım. Ama nisanda yoğun bakıma girdim. Hazirana kadar da taburcu olamadım. Sonra eve gelip o ajandayı gördüğümde ağlaya ağlaya yırttım. O yüzden ajanda tutmaktan ve uzun vadeli planlar yapmaktan nefret ediyorum. Evet işimde disiplinliyim. Ama özel hayatımda biraz daha özgürlüğüme düşkünüm ve her an, her şey olabilir diye düşünerek yaşamaya çalışıyorum. Belki yaptığımız iş, yaşadığımız şehir buna çok müsaade etmiyor. Sağlıkla ilgili yaşadığım zorluklar tam da ergenlik döneminde kişiliğimin gelişmesinde çok etkili oldu. Ben ergenlik dönemini çok sonra yaşadım. 21-25 yaş arasında yaşadım. Bir anda hastalıkla boğuşan, olgun bir insan oldum. Aşk meşk düşünmeye pek fırsatım olmadı. Arkadaşlarım okuldan sonra Akmerkez’de dolaşırken, ben diyaliz makinasına bağlanıyordum. Diyaliz makinama sevgilim diyordum. Onla konuşup, dertleşiyordum. O yüzden her şey bende biraz daha farklı. Yılları ters.
Türkiye’de sağlık haberciliğine ne kadar önem veriliyor? Sizin bu konuda örnek aldığınız bir isim var mı?
Benim örnek aldığım isim, Esra Tüzün’dür. Her zaman da öyle olacaktır. Ben, onun kadar etik ve ahlaki kurallara bağlı bir insan daha tanımadım. Sağlık haberciliğine olan hevesi, haber teknikleri çok başkadır. Mesela biz basın bültenlerine imza atıp yayınlamayız. O bu konuda bana çok büyük bir örnek olmuştur. Ben bir basın toplantısına gittiğim zaman, dönüp de basın bültenini Esra Tüzün’ün önüne sunamazdım. Bu yüzden örnek aldığım isimdir. Bu gün, burada, bu şekilde mesleğimi aşkla icra ediyor olmamın en büyük sebebidir. Yolumu açan, beni eğiten odur. Hala acaba Esra abla böyle bir durumda ne yapardı? Nasıl tepki gösterirdi diye sorarım kendi kendime. Hala bazen ona danıştığım oluyor.
Sizi aradığı oluyor mu? Böyle bir haber yapmışsın, kutlarım vs… gibi.
Daha çok “Yapmamışsın. Bunu da yap!” demek için arıyor. Yaptıklarıma çok bir şey söylemiyor da yapmazsam, ‘bunu da yapmalısın’ diye arıyor. Sağlık haberciliğine bundan 10-15 yıl önce ne kadar önem veriliyordu bilmiyorum ama gelişen teknolojiyle birlikte sağlık haberciliğine, tam istediğimiz gibi olmasa da, önem verildiğini düşünüyorum. En azından kendi gazetem adına şunu söyleyebilirim; Kendi çalıştığım Sabah Gazetesi’nde, haftanın 3-4 günü ana gazetede sağlık haberimiz oluyor. Onun dışında, Günaydın Eki’nde 2004 yılından beri, bir tam sayfa, haftanın 7 günü sağlık sayfası bulunuyor. Türkiye’de sağlık sayfası olan tek gazeteyiz. Bu sayfayı kamuoyunu bilinçlendirmek adına ayırıyoruz. Kendi gazetem adına sağlık haberciliğine gerçekten önem verildiğini söyleyebilirim.
Sağlık servisini tek başınıza idare ediyorsunuz. Tempolu ve yorucu olmalı. Bir gününüzü anlatır mısınız? Neler yapıyorsunuz?
Evet, tek başıma idare ediyorum. Bazen tempolu ve yorucu oluyor. Biraz da kendi kendimin müdürü gibi olduğum için, rutinimi kendim belirliyorum. Sabah 10:00 gibi gazeteye geliyorum. 10:30’da yazı işleri toplantımız var. 11:00 gibi bitiyor. Yazı işleri toplantısında ana gazetede sunacağımız haberleri sunuyoruz. İçlerinden beğenilenler olursa sayfanın editörüne yazılarımızı, fotoğraflarımızı gönderiyoruz. Ben günaydın Ekinde de yer alıyorum ve haftanın 7 günü sağlık sayfam var, orada editörüm. Zaten yedekli gidiyoruz, Günaydın’da. Yani çarşamba gününün sayfasını, pazartesi gününden yapıyoruz. Eğer bir gün önceden yaptıysam, yedek sayfam okunuyor. Yazıda hatalar varsa, sistemde yeniden düzenliyorum. Benim sayfam bitmiş oluyor. Dolayısıyla bir ertesi günün sayfası için yazıları sisteme atıyorum. Fotoğraflarını seçiyorum. Haber ile ilgili bir açılış fotoğrafı, birkaç tane de yardımcı fotoğraf seçiyorum. Varsa, hekimin görselini sisteme atıyorum. O sırada sayfa sekreterimiz ya da görsel yönetmenimiz sayfayı yapıyor. Ben tekrar başına geçip gerekli kısaltmaları, düzeltmeleri yapıyorum. Bunlar rutinde olanlar. Ana gazetede çıkan haberler için arada kalan zamanlarda röportaja gidiyorum. Genellikle 12:00-13:00 gibi gazeteden çıkıp 15:00-16:00 gibi gazeteye dönecek şekilde vaka haberine, foto muhabiri ile gidiyoruz. Haberimizi yapıyoruz. Döndüğümde ek sayfamı yapıyorum. Vaktim kalırsa röportajımı yazıyorum. Acil yetişmesi gereken bir şeyse kendimden, eşimden, ailemden fedakarlık ediyorum. Gece kaset çözüyorum. Bir şekilde yetiştiriyorum. Günaydın Eki yazı dizilerinde de bir etik çerçevem var. Bana vaka veren doktorlara daha fazla yer veriyorum. Çünkü Günaydın’daki yazı, 6.500’lük bir yazı. Ana gazetede 2.500’lük bir haberiniz çıktığınızda seviniyorsunuz. Günaydın’da daha çok bilgilendirme amaçlı haberler yaptığımız için doktorlara bu alanda yer ayırabiliyoruz. Böyle bir rutinim var.
Sizce sağlık haberciliğinin dinamikleri nelerdir? Bir sağlık habercisinde olmazsa olmaz dediğiniz neler var?
Sağlık, çok hassas bir alan. Bir kelimeyi yanlış yazmanız çok çok büyük şeylere mal olabilir. Sağlık haberlerini okuyan insanlar; çare arayan insanlar. Okuyan insanlar; umut bekleyen insanlar. İnsanları kandırmamanız gerekiyor. Olayları çarpıtmadan yazmanız gerekiyor. Olay neyse en basit, en sade şekilde, herkesin anlayabileceği gibi aktarmak gerekiyor. Bize basın bültenleri geliyor. Bazı meslektaşlarım da bunu noktasına, virgülüne dokunmadan, haber olarak yayınlıyorlar. Basın bültenini bize servis eden kurumsal iletişimci arkadaşlara sonsuz saygım var. İşlerini en iyi şekilde yapmaya çalışıyorlar. Ama biz Sabah Gazetesi olarak, basın bültenini haber olarak yayınlamıyoruz. Bu ne gazeteme ne de bana yakışır. Dinamiklerin en başında gelen, etik olmaktır. İkincisi de empati kurmaktır. Tekerlekli sandalyedeki hastaya tutup da; “Ayağa kalkıp poz ver” diyemezsin zaten. Yani isteyebileceğin şeyler var, isteyemeyeceğin şeyler var. Sorabileceğin sorular var, soramayacağın sorular var… gibi. Hastayı veya hasta yakınlarını incitmemen gerekiyor. Hasta haklarına saygı duyulmak zorunda. Hasta, röportajı veya fotoğraf çekimini kabul etmiyorsa, o röportajı yapamazsın. Fotoğraf çekimi olmak zorunda çünkü fotoğrafsız bir haberi kimseye inandıramazsın. İnandırıcılığını kaybeder. Onların anlattığının dışında bir şey yazılmamalı. Bu onları çok kırar. Ya da size anlatmış olsalar bile, eğer yayınlanmasını istemiyorum derlerse, yayınlamanız doğru olmaz. Haber başlıkları kırıcı olmamalı, üzmemeli insanları. Spot ve giriş de aynı şekilde. Kullandığınız her kelime çok önemli. Doktorlarla da ilişkimizi iyi tutmak zorundayız. Çünkü hastaları bize bulan doktorlar. Bazen kurumsal iletişimciler sayesinde bu iletişimi sağlıyoruz, bazen de doktorlarla. Sağlık habercisinin iyi bir çevresi olması gerekiyor. Her benim diyenin haber yapabileceği bir alan değil, sağlık haberciliği. Bir kere hekimlerle düzgün iletişim kurulabilmesi gerekiyor. Onlar çok kolay insanlar değil. Onlarla etik çerçevede güzel bir iletişim kurarsanız size güzel bilgiler verirler. Bir sağlık habercisinin iyi bir doktor datası olması gerekiyor. Yani siz bir hekimle konuşurken: “Boğazlarım ağrıyor” derseniz, tabii ki sizi ciddiye almaz. Soru soramazsanız hekime, o sazı alır eline saatlerce anlatır ve anlattığından tek kelime anlamazsınız. Doktorla aranızda doğru frekansı yakalamanız gerekiyor.

İNSANİ DUYGULARI AKTARABİLMEM İÇİN DUYGULARIMI KAYBETMEMEM GEREKİYOR

Özellikle vaka haberlerine gidildiğinde yoğun duygusal olaylarla karşılaşılabiliyorsunuz. Böyle durumlarda duygularınızı ne ölçüde tutuyorsunuz?
Kanserli çocukların yanına gidiyorum mesela. Orada annesi diyor ki: “Şimdi elinden tutuyorsunuz, parka götürüyorsunuz ama bir anda fenalaşıp ölebilir.” Şoka giriyorsunuz bir anda. Bir röportaj yapıyorsunuz, üç ay sonra vefat haberini alıyorsunuz. O haberi paylaşmışsınız sosyal medyanızda, güzel dileklerde bulunmuşsunuz. Daha sonra o haberdeki arkadaşın vefat ettiğini öğreniyorsunuz. Şimdiye kadar gittiğim hiçbir röportajda ağlamadım. Orada profesyonel düşünmek zorundasınız. Kendinizi bir tiyatrocu gibi sahnede düşünüp, Şuan zamanı değil demelisiniz. Çünkü gazeteci olarak ben kendimi bırakırsam orada hasta yakınları da iyice bırakır. Bazen de doktorlarla paslaşıyoruz. Fazla duygusallık olduğunda, doktor giriyor araya: “Bende şunu anlatayım” diyor. Hasta yakınını sakinleştiriyoruz. Zor tabi ki ama haberi aktarırken de robot gibi anlatmıyoruz. Haberi verirken daha duygu ağırlıklı vermekten yanayım. Tabi bu da haberin yerine bağlı. Kaç bin vuruşluk yer ayrılmış habere, ona göre bu duygu yoğunluğu değişiyor. Bir haber 1.500 vuruş girecekse zaten orada haberi zor anlatırsınız. Duyguya yer yoktur. Ama 3.500 vuruş girecekse orada duyguyu çok rahatlıkla aktarırsınız ki; bu da benim tercih ettiğimdir.
Bu tarz trajik vakalar, günlük hayatınızı ne ölçüde etkiliyor?
Kanserli çocuklara gittiğim zaman, birkaç hafta rüyama giriyor. Sıçrayarak, ağlayarak uyandığım oluyor. Paranoyak oluyorsunuz. Ya çocuğum da böyle olursa, ailemde böyle olursa diye. Kolunuzun altı ağrıyor; Meme kanseri mi oldum? Ayağınız ağrıyor; Ay, tümör mü çıktı? Sürekli böyle düşüncelere kapılıyorsunuz. Ama doktora gitmek istemiyorsunuz. Kelin ilacı olsa başına sürer moduna geçiyorsunuz. Mesela kene haberi yaparken, bacaklarımı kaşımaya başlarım. Grip fotoğrafı seçerken, burnumu çekerim. Bu olaylar tabii ki bizi etkiliyor. Ama bir polis muhabiri olsaydım, cinayet vakalarıyla karşılaşsaydım, çok mu farklı şeyler yaşayacaktım? O kadar zor da değil işimiz. İnsanız sonuçta. Etkilenmezsek tuhaf. Eğer ben etkilenmiyorsam zaten iyi bir gazeteci değilimdir. Artık robota dönüşmüşümdür. Ama benim işimi yapabilmem için asla robotlaşmamam gerekiyor. İnsani duyguları verebilmek için insani duygularımı kaybetmemem gerekiyor. Dolayısıyla robotlaştığım gün uçurumdan atlayayım daha iyi. Emekliliğim gelmiş demektir.
İnsanları sağlıkla buluşturuyorsunuz. İyileşmek için çare arayan insanlara umut oluyorsunuz. Sizin için bir nevi sağlık elçisi dersek yanlış olur mu? İşin bu kısmında bulunmak sizi de heyecanlandırıyor mu?
İşin aktarma kısmanda bulunmak çok güzel. Sonrasında geri dönüşler mutlaka alıyorum. Kör bir okuyucumuz var. Gözleri görmüyor. Görme ile ilgili yaptığımız her haberden sonra arıyor. “Ablacığım ben Elazığ’dan arıyorum” dediği an sesini tanıyorum. “Ben ne zaman göreceğim acaba?” diye başlıyor konuşmaya. “Yine böyle haberler yapar mısınız? Ben okuyorum” diyor. Zannedersem Sabah’ın internet sitesinden, sesli olarak dinliyor haberleri. Böyle okuyucularımız var. Geri dönüşler benim için çok önemli. Çok kötü geri dönüşler almadım. Alsam da dikkate alırım. Çünkü eğer eleştirilmiyorsanız bir tuhaflık vardır. Birilerinin işinizi eleştirmesi gerekiyor ki o iş daha ileri gitsin. Bir amca aradı mesela. “Kızım haber yapmışsın. O doktor nasıl bir doktor güvenilir mi? Ben o doktora gideceğim ama sen önerir misin diye soruyor.” İnsanlar size güveniyor.
Okurlar size rahatlıkla ulaşabiliyorlar mı?
Santral telefonumuzdan çok kolay ulaşıyorlar. Ancak masamda değilsem ulaşamayabilirler. Ulaşamayanlar da olmuştur bu sebepten. Şuanda da masamda değilim. Masa telefonum çalıyorsa onu duymuyoruz mesela. Ama masamdaysam mutlaka telefonları açıyorum. Bazen isimlerini, numaralarını not alıyorum. Onlara elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorum.

OKUYUCULARIMIN DUALARI BENİ KORUYOR

Bir gazeteci emeğinin karşılığını nasıl alır?
Okuyuculardan alır. O okuyucuları bir doktora yönlendirdiyseniz, iyi bir şeylere vesile olduysanız, onların “Allah razı olsun” demesinden alır. Ben duanın gücüne çok inanıyorum. Zaman zaman çok büyük tehlikeler atlatıyorum. Sağlık olsun kaza olsun… ve bana hep şunu söylüyorlar: o hasta çocukların duası seni çok koruyor didem diyorlar. Ben bir gazetecinin emeğinin maddi karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Güzel bir haber, o haberin verdiği haz. Gecenin 02:00’sinde gazetenin internet adresinden haberim nasıl çıkmış diye bakmak, hastaların ve hasta yakınlarının aramaları gazetecinin emeğinin karşılığıdır. Benim için maddiyat çok geri planda.
Gazeteci olarak nelerden fedakarlık ediyorsunuz?
Dediğim gibi, gece 02:00’ye kadar kaset çözdüğüm oluyor. Bazen bir ay boyunca iş seyahatinde oluyorum. Ailemden fedakarlık ediyorum. Eve yorgun argın gittiğim zaman onlarla verimli vakit geçiremiyorum. Ne eşime, ne aileme yetebiliyorum. Kardeşimle sinemaya gitmişliğim yoktur. Çocuğum olsa ne olacağını düşünemiyorum.
Başka bir ülkede gazetecilik imkanınız olsa hangi ülkeyi seçerdiniz?
Mesleğimle alakalı ilk akla gelen; CNN ve BBC’dir. Belki ilk aşamada sana Amerika veya İngiltere demem gerekir. Ama böyle bir imkanım bulunsa ben, İspanya’yı tercih ederim. Çünkü ben Barcelona’da yaşamak istiyorum. Barcelona’ya karşı bir sempatim var. Böyle bir imkanım olsaydı, orayı seçerdim.

YENİ NESİL ÇOK SABIRSIZ

Günümüz gazetecilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yeni nesil gazetecileri çok ukala buluyorum. Sabırsız ve tahammülsüz olduklarını düşünüyorum. Zaman zaman saygısız olduklarını da düşünüyorum. Gazeteci saygılı olmalıdır. Daha çok maddiyat ve titr gözüyle bakıyorlar işe. Bize stajyer geliyor. “Ben spiker olacağım” diye geliyor. “Evet, bende öyle gelmiştim” diyorum. Bir fotokopi çekmesini rica ettiğimizde: “Ben ofis boy muyum?” diye bakıyor sana. Sen eğer ofis malzemelerini bilmiyorsan, fotokopi makinasını, faks makinasını kullanamıyorsan, bir doktorla doğru üslupla konuşamıyorsan, zaten gazeteci olma. Stajyerleri çay getirip götürmeleri için kullandıklarını duyduklarından, tepkili geliyorlar zaten. “Ne öğretirsen kabulümdür. Ben burada her şeyi öğreneyim” ile gelmiyorlar. Buraya gayet kendilerinden emin geliyorlar. Çok güzel. Biz öyle değildik. Esnek çalışmayı seviyorlar. Sıkıya gelemiyorlar. Gazeteci olmasalar da, çalıştıkları yerde, en üst katmandan en alt katmana kadar, 09:00-18:00 disiplinini yaşayacaklar. Buna biraz kendilerini alıştırmaları gerek. Bir yandan da gençlerin o kıpır kıpır tavırları, zekaları beni etkiliyor. Çünkü onların da farklı bir bakış açısı var.
Peki sizce Türkiye sağlık alanında uluslar arası düzeyde nerede? Sağlık habercisi olarak sizin değerlendirmeniz nedir?
Cerrahi anlamda Türkiye, Avrupa’dan , bir çok konuda da Amerika’dan çok çok önde diyebilirim. Avrupa’dan kesinlikle önde. Amerika’yla yarışır düzeyde. Röportaj yaptığım hastalardan, Türkiye de ameliyat olmuş, tedavi görmüş yabancı hastaların hepsi Türkiye’den çok memnun kaldıklarını söylüyorlar.

TÜRKİYE CANLIDAN CANLIYA ORGAN NAKLİNDE DÜNYA BİRİNCİSİ

Türkiye’nin bu başarısı dış basına nasıl yansıyor? Ya da yansıyor mu demeliyim? Takip ediyor musunuz?
Dış basında Türkiye’nin sağlık haberinin geçtiğini sanmıyorum. Daha çok siyasi haberlere yer verildiği için. Ancak, yabancı hekimler Türkiye’ye gelip eğitim aldığında, kongrelerde canlı yayınlarda ameliyatlar yapıldığında, o hekimlere Türk cerrahlar bir şeyler gösterdiği zaman mutlaka yer buluyoruzdur. Ama normal rutinimizde sanmıyorum. Zaten onlar Türkiye’nin başarısından çok da bahsetmezler. Bugün bir Fransa, tutup da Türkiye’nin sağlık alanındaki başarısından bahsetmez. Hastalarının Türkiye’ye yönelmesini istemezler. İşin ucunda maddiyat da var. Herkes kendi başarısının konuşulmasını ister. Dolayısıyla, dış basının bizi çok desteklediği yok. Türkiye canlıdan canlıya organ nakillerinde dünya birincisi. Ama bunu Amerika’nın; Türkiye birinci sırada, biz şu sıradayız… diye verdiğini hiç sanmıyorum. Hiç rastlamadım.

Bir kitap yazsanız konusu ne olurdu?
Kitabımın adı, Alport ile Neboş olurdu. Alport, hastalığımın adı. Neboş da, böbreğimin adı. Dolayısıyla bir kitap yazsam, konusu yine organ nakli olurdu. İkincisi de belki gazetecilikle ilgili anılarımdan, halkla ilişkilerciler ile gazeteciler arasında geçen ilginç diyaloglardan bir kitap yapmak isterim. Alport ile Neboş daha duygusal olurdu. Ağlatırdı. Zaten o yüzden yazamıyorum. Benim yaşadıklarımı birine anlatmam, o kişinin de kitabın editörlüğünü yapması gerekiyor. Ama mümkünse beni tanımayan biri olması gerekiyor. Çünkü beni tanıyan biri olunca; o ağlıyor, ben ağlıyorum bir türlü o kitaba başlayamıyoruz. Diğer kitapta da, halkla İlişkiler yapanların ve gazetecilerin, ne yapmaması gerektiğini esprili bir dille anlatırdım. Çünkü insanlar bir ortama girdiklerinde, ne yapması gerektiğini az çok fark eder ama yapılmaması gerekeni bilmeleri çok daha önemlidir. Sektörel bir kitap yazmak istiyorum. Ama muhtemelen yazdıklarımdan dolayı aforoz edilirim. (Gülüyor) Evet kitap yazmak istiyorum. İnşallah yazacağım.
Diyelim ki emekli oldunuz, tatile çıkıyorsunuz. İlk biletiniz nereye?
İspanya. Barcelona’da denize yakın bir ev tutmayı düşünüyorum. Orda kendimi mutlu hissediyorum. Hatta ilerde Barcelona’da yaşamak istiyorum. Ama tatil için ise Arjantin ya da Küba da olabilir.

Top